23 Şubat 2013 Cumartesi

Sır Kapısı Yazı dizisi 1.


NOKTANIN SONSUZLUĞU.1.


Alem ancak ilimle anlasılabilir. Ilim arttıkça da âlemler degisir ve çogalır. Iste biz bu ayrı ayrı
âlemleri süratle bir noktada toplayabildigimizde insan oluruz."
"Âhiret âlemi diye bahsedilen insanın düsünceleridir ve kisi bu âlemde hangi
düsüncelerle yasıyorsa gittigi âlemde de o düsüncelerle yasayacaktır."
"Kâinat bir noktadan ibaret iken kalem bu noktayı uzatıp harfleri, o harflerden kelimeleri
yazmıstır. Her kelimeye birer isim, her isme de ayrı bir huy verildigi için dagdagalar çogalmıstır.
Eger insan cümleyi bir noktada toplayabilirse geriye ne kâinat, ne de onun
dagdagaları kalır."
Herseyin bir baslangıcı, bir de sonu vardır. Eger bu baslangıç ve son aynı noktada
birlesiyorsa o birlesme noktası esas, gerisi teferruattır. Kâinat da bu kuralın dısında
degildir. Onun da bir baslangıcı vardır. Iste “Nokta-yı Kübra” diye kabul edilen o baslangıç
noktasına “Allah” denir.
Allah’ın varlıgının en kesin delili, kâinatın mevcudiyetidir. Nasıl bir resim ressam olmadan
meydana gelemezse, kâinat da bir Yaratan olmasaydı meydana gelemezdi. Burada
ressam asıl, resim feridir (gölge, yansıma).
Allah, zatı itibariyle; kendinden baska bir sey olmayan, kendisinde dolduracak bosluk
bulunmayan, her ne düsünürse kendinde mevcut ve müstehlik olan, kendinden kendine:
“O gün mülkün sahibi kimdir” <40-16> diye soruldugunda, kendinden baskası
bulunmadıgından yine kendi: “ Hersey Allah’ın hükmü altında kahrolmustur “ <40-16>
nidasıyla varlıgını kendinde toplayan mertebedir. Bu mertebede Allah’ı Allah’tan baska
bilen yoktur
Allah zatî olarak hüsn-ü mutlak, hayr-ı mahz ve bahr-ı amâ diye anılır. Ancak bu yönüyle
düsünülemez. Düsünülse bile tam olarak kavranılamaz. Bunları düsünüp anlamaya
çalısmak koskoca bir kazanı küçücük bir tencere kapagıyla örtmeye ugrasmaya benzer ki,
sonucu bastan bellidir. Bu konuda çok fazla ısrar edildigi takdirde aklî melekeler zarar
görebilecegi için “Allah’ın halkettiklerini tefekkür edin, Allah’ı tefekkür etmeyin”
denmektedir.
Elle tutulup, gözle görülemeyen bir sey, ancak örnekle anlatılabilir. Mesela; elektrigi ele
alalım. Elektrik elle tutulmaz, gözle görülmez, fotografı çekilmez, ama varlıgı da inkâr
edilemez. Anlasılması için eserlerini görmek gerekir. Eserleriyse ampulün yanması,
buzdolabının buz yapması, vantilatörün rüzgâr vermesi, sobanın ısıtması, fırının içine
konanları pisirmesi, radyo ve televizyonun çalısması ve bunlar gibi daha bir çok seyin
gerçeklesmesi, yani elektrigin bu esmalar altında fonksiyonlarını göstermesidir. Ceryan
kesiliverdigi anda bu fonksiyonların kaybolması elektrigin varlıgının delilidir.
Allah da böyledir ve en büyük enerji kaynagıdır. Hersey enerjisini O’ndan alır. O, enerjisini
çekiverdigi anda da hersey biter. Onun için “ Aliyyülazîm olan Allah’tan baska kuvvet ve
kudret sahibi yoktur “ <18-39> denmektedir. Burada bizi yanıltan husus; esyayı görüp,
ona varlık veriyor olmamızdır.
Allah’ın eserlerinin basında kâinat ve onun özeti olan insan gelir. Hiç bir sey yoktan var
olamayacagına göre, bunların varlıgı, ancak var olan bir yaratıcı olmasıyla mümkündür.
Allah, en muhtesem eserinin insan oldugunu, Kur’an’da insan için: “Âdem ogullarına
mükerremiyet verdik” < 17-70 >,
“Insanı güzel surette yarattık” <95-4> , “ Her seyi ona musahhar kıldık ” <45-13>
demek suretiyle belirtmekte ve insanı yüceltmektedir. Ama maalesef, aslanlar bile insan
elinde ehlilesirken, insanın kendini kolay kolay yola getiremedigini görmek üzücü
olmaktadır.
“Kendinden baska bir sey olmayan ve kendisinde dolduracak bosluk bulunmayan”
dedikten sonra kâinattan ve insandan bahsedilince, akla “Bunlar nereden çıktı ve
nerededir” soruları takılacaktır. Bu sorulara özet olarak “Kendindendir ve kendindedir”
diye cevap verilebilir.
Bu cevap, çok muglak ve anlasılmaz gibi görünebilir. Anlasılabilmesi için mertebelerin
bilinmesine gerek vardır. Ilerleyen sayfalarda mertebeler anlatıldıgında, muglak gibi
görünen konu kolayca anlasılır hale gelecektir.
Allah, her olayda Kendi’ni kullarına bildirmektedir. Bazılarımız kaza geçirip ölümden
dönmüs, pek çogumuz hastalanıp yeniden iyilesmistir. O kisileri kurtarıp, onlara sifa veren
kimdir?
Kim olacak, Yunus Emre’nin: “Bir ben vardır bende, benden içeri” diyerek ifade ettigi, heryerde hâzır ve nâzır olan Varlık!..
Eger o Varlık olmasaydı ne kâinat olabilirdi, ne de onun özeti olan insan... Onun için
kâinat ve insan, Allah’ın, varlıgını en güzel ispatlayan eserleridir.
“Allah olmasaydı insan bulunmazdı
Insan olmasaydı Allah bilinmezdi ”
sözü bu gerçegin ifadesidir.
Allah’ın kâinatı ve insanı yaratmasının nedeni, bilinmek istemesidir. Kâinat, bir sıfattan,
yani bir elbiseden ibaret oldugu için, Allah’ı bilemez. Onda dagınık olarak bulunan akıl,
zâtî olarak lâtif olan insanda toplanmıs ve insan bu akılla hem kâinatı, hem kendini, hem
de Allah’ı bilmistir. Kur´an’daki “ Biz âyetlerimizi enfüste ve âfakta gösteririz ki, onların
Hakk oldugunu açıkça görüp anlayabilesiniz ” <41-53> âyeti buna isarettir.
Ileride insanın gelisimiyle ilgili bahislerde teferruatiyle incelenecek olmasına ragmen,
burada, tenzih kapısına yönelmeden Allah’ı bulmanın mümkün olmadıgını belirtmekte
fayda vardır. Insanı bu kapıya yöneltense “ Lâ ” dır.
Allah, sadece kâinatı yaratmakla kalmamıstır. Onu yöneten, perde arkasından idare eden
de O’dur. Bu olay Karagöz oynatmaya benzer. Biz perde arkasındaki oynatıcıyı
göremeyiz, sadece perdedeki gölgeyi görür ve o gölgenin hareketlerini takip ederiz.
Halbuki esas is, o gölgeyi oynatanda ve o gölgenin agzından söz söyleyendedir. Allah’ın
durumu da böyledir. Böyle oldugunu bizlere bizzat yasatarak ögretmektedir.
Ilkokula yeni basladıgım yıllar Osmanlı Devleti’nin son devreleriydi. Hemen hemen hiç bir sey bulunmadıgı için, aileler çocuklarını okula gönderirken ayaklarına ayakkabı bile
alamazlardı. Zaten o devirlerde okullara, simdiki gibi belirli bir kıyafetle gidilmez, her
çocuk Allah ne verdiyse, degisik renklerde elbise, salvar, püsküllü veya püskülsüz fes,
ayakkabı, takunya, “Tulumbacı” adı verilen tabanlı veya tabansız çevirme pabuç,
yagmurlu havalarda da “Duvak” denen ve basa geçirilen çuvallarla giderdi. Okulumuza
yeni bir ögrenci gelmisti. Sırtında setre pantolu; ayagında bagcıklı, güzel bir ayakkabısı;
elinde mavi beyaz üç katlı bir sefertası ve çantası ile muhtemelen üst seviyede bir memur
çocuguydu. Onda gördüklerime imrendigimi hatırlıyorum. O zamanlar biz anne ve
babamıza, simdiki çocuklar gibi: “Bana sunu al, bana bunu al” diyemezdik. Ayrıca
diyebilsek bile, bunlar Tire’de bulunabilen seyler degildi. O yıllarda agabeyim Bayındır’da
bir dükkân açmıstı. Onun dükkânının alt tarafında kullanılmıs esya satan dellâl pazarı
vardı. Agabeyim bir gün oradan alısveris edip, kendine Bayram Hoca’nın terekesinden bir
çuval kitap alırken, bana da daha giyilmemis bir potin ve okula giderken yemegimi
götürmem için bir sefertası almıs. Ben aksam üzeri okuldan dönünce agabeyim, “Lütfi, gel
bakayım buraya” diye beni çagırdı. Yanına gittigimde ne göreyim? Çocugun elinde
gördügümün aynısı bir sefertası ve bir potin... Birden sasırdım. Çünkü, içimden
geçirdiklerimi kimseye söylememistim. Agabeyim, ayakkabıyı giymemi söyledi. Giydim. Tam
bana göreydi ve ısmarlama gibi ayagıma uydu.
Ben kimseye özendigimi söylemedigime göre, agabeyime bunları aldıran kimdi?
O’nu basından böyle bir olay geçmemis olanlar nasıl bilecektir? Nefsini bilen Rabbini bilir
prensibinden yola çıkıp, ?Rabbin kim? sorusuna: “Beni terbiye eden” cevabını vererek...
Bu cevabın ne demek oldugu, ileride, insan bahsinde çok genis bir sekilde açıklanacaktır.
Burada sadece bir ön fikir verebilmek için anlatılmıstır. Çünkü, Allah’ı bilmek; O’nun içinde
yasamaktır. Bu da ancak Allah’ın, o kisiye o mertebeyi bahsetmesiyle mümkün olabilir ki,
buna tasavvuf dilinde: “Hakikate ermek” denir. Hakikate erip, O’nu bilen de Allah’ı
göremez, ama her gördügü yüzün O’nun yüzü oldugunu idrak edecegi için: “ Nereye
dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır ” <2-115> âyeti o kiside tahakkuk etmis olur.
"Allah: hayr-ı mahz; hüsn-ü mutlak; isiten, gören, bilen; dogmayan ve dogurmayan;
evveli, sonrası olmayan; öldürüp, dirilten; azameti sonsuz; herseye kâdir ve âdil;
merhametli ve affedici; sevginin kaynagı, çok seven ve çok kıskanan; tüm mertebeleri,
sıfât ve esmayı kendinde toplayan; ânda olan; her yerde hazır, nazır ve her seyden
münezzeh; yegâne Ben olan; gerçek mühendis ve en büyük hayrülmâkiriyndir".
Allah’ı, sadece bu vasıflarıyla anmanın yetersizligi ortadadır. Tüm vasıflarını sıralamaya
kalkmak ciltler dolusu yazı yazmayı gerektirecegi için, burada sadece bir fikir verebilme
söz konusudur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder